Lafı çok uzatmak istemiyorum ama Akdeniz ve Ege sahillerimizin her bir noktası gezilmeye, görülmeye, yaşanmaya değer olduğundan her bayramdan sonra, tatilin ve mevsimin avantajlarını kullanarak bir gezi tatili yapmaya karar verdik. İlk yılki rotamız ise şöyle oldu: Ilgın-Belekler (4), Beyşehir, Seydişehir, Side, Aspendos, Antalya (2), Kemer, Demre, Kaş (3), Kalkan, Kekova, Patara, Dalyan (2), Köyceğiz, evimiz.
Buradan Aspendos’ a geçtik. Gerçi Aspendos sapağını tüm dikkatimize rağmen kaçırıp biraz dönüp dolaşmamız gerekti. Aspendos gibi çok ziyaretçi çeken bir yerin yönlendirici tabelaları daha ayrıntılı ve belirgin olmalı. Antik tiyatronun hemen girişinde uçsuz bucaksız bir otopark vardı. Aspendos’ daki kalabalık konserler için dizayn edilmiş olmalı. Biz oraya gittiğimizde çok az araç olmasına rağmen otoparkçı bize arabamızı zorla en uzak köşeye park ettirdi. Ayrıca astronomik bir otopark ücreti ödedik. Özel araç dışında ulaşımın imkansız olduğu, yer probleminin özel bir organizasyon olmadığı sürece asla yaşanmayacağı ki o zamanlarda da yaşanacağını pek sanmam bir yerde böyle bir uygulamanın elbette tek bir açıklaması var: Fırsatçılık.
Ulaşım ile ilgili sinir bozukluğumuzu bir kenara atıp, tiyatroyu gezdik ve bol bol fotoğraf çektik. Buranın özelliği de en iyi korunmuş (Anadolu’ da) tiyatro olmasıydı. Tribünlerde Roma kostümlü görevliler ziyaretçilere skeçler yapıp birlikte fotoğraf çektiriyorlardı.
Akşam saatlerinde Antalya’ ya varıp, 2 gün boyunca teyzemler ve dedemlerle birlikte aile saadeti yaşadık.
Artık bayram tatilinin son günüydü ve herkes evine dönüyordu veya çoktan dönmüştü. Ama bizim için gerçek tatilimizin ilk günüydü. Sabah teyzemlerde kahvaltımızı ettikten sonra Kaş’ a doğru yola çıktık. Antalya merkezden batıya doğru bir yanımızda dağ diğer yanımızda uçurum ve deniz çok hoş bir manzara eşliğinde keyifli bir yolculuğa başladık. Kemer şehir merkezinde sadece saat kulesinin fotoğrafını çekecek kadar vakit geçirdik. Kemer, muhteşem otelleriyle bazıları için çok cazip bir tatil merkezi olsa da bizim için pek değil. Kemer’ den, Kumluca’ ya geçerken Olimpos ve Adrasan koylarına hiç uğramadık, çünkü oraları başka bir tatilde ayrıntılı olarak gezmeyi planlamıştık. Manzara, planlarımızı bir kez daha bizim için onayladı. Kumluca’ da muhteşem sebze heykelleriyle ilgilenirken Finike sapağını kaçırdığımızdan tarlaların ve seraların arasından hayretler içerisinde ilerledik. Bir yandan Finike yolu burası olamaz diyorduk ama bir yandan da bizi başka bir yola yönlendirecek tabelaya rastlamadığımızdan emindik. Eve döndükten çok sonra fotoğraflara bakarken kaçırdığımız Finike tabelasını gördüm.
Kaş’ a vardığımızda saat 6 civarıydı. Tatil planlarımızı yaparken internetten Kaş’ daki pansiyon ve otelleri incelemiş, telefonla da bilgi alıp birkaçını gözümüze kestirmiştik ancak rezervasyon yaptırmamıştık. Bir de yerinde görür öyle karar veririz, nasıl olsa artık düşük sezona girdik yer problemi yaşamayız diye düşünmüştük.
İlk iş olarak Çukurbağ Yarımadası’ na gidip, daha önceden beğendiğimiz otellere bakmaya başladık. Gerçekten harika oteller vardı, fiyatlar da çok uygundu ama yarımada tatilin yeni bitmiş olmasının verdiği rehavet ile oldukça ıssızdı. Bu durum biraz canımızı sıktı, evet sakin bir tatil yapmak istiyorduk ama inzivaya çekilmek gibi bir niyetimiz de yoktu. Bunun üzerine bir de şehir merkezindeki otellere bakmaya karar verdik. Neyse ki şehir merkezi hala oldukça hareketliydi. Gerçi bilenler artık yaz bittiğinden çok sakin olduğunu söylüyorlardı ama tam bizim istediğimiz kıvamdaydı. Tatilin yeni bitmiş olmasının etkisiyle bütün oteller müşteri avına çıkmışlardı. Böylelikle pazarlık da yapabildik ve oda kahvaltı 2 kişi 80 TL’ ye muhteşem deniz manzaralı bir oda (Nur Beach Otel) tuttuk. http://www.nurbeachhotel.com/
Otelimize yerleştikten hemen sonra akşam yemeği vaktinin de gelmesiyle kendimizi dışarı attık. Bir yandan yemek yiyecek bir yer arayarak bir yandan da çevremizi tanımaya çalışarak dolaştık. Çok fazla da düşünmeden limandaki balık restaurantına oturduk. Buranın adını şu an hatırlayamıyorum ama (Orfoz muydu yoksa) önünde fıskiyeli havuz haline getirilmiş kayık, onun arkasında balık tezgahı, mangal ve başında kocaman şapkalı, güleryüzlü, şakacı bir aşcı
vardı. Ama ne yazık ki balığı çok kötü pişirdiler. Daha önce lahos yememiş olsam aman ne kötü balık derdim ama, tek sorun çok kötü pişirilmesiydi. Böylelikle ilk günkü yemek maceramız pek hoş sona ermedi.
Buradan çıkınca tekrar Kaş sokaklarında dolandık ve her akşam yapacağımız gibi çarşıda turladık. Daha sonra kaymakamlığın karşısında bir teras barda (ne yazık ki onun da adını hatırlayamıyorum) birer bira içip otelimize döndük. Azıcık da balkonumuzun keyfini çıkardık.
Ertesi sabah otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra ilk hedefimiz Kalkan yolu üzerindeki Kaputaş Plajı oldu. Burası keskin bir viraj sonrasında karşınıza çıkan, yüzlerce basamak merdiven ile inilen doğa harikası bir plaj. Herhangi bir tesis bulunmuyor. Sadece yol kenarında bir jandarma kulübesi ve otopark var. Arabanızı buraya park edip merdivenlerle aşağıya iniyorsunuz. Dolmuşla da gelmek mümkün. Ayrıca bütün tur otobüslerinin de uğrak yeri. Plajda şemsiye veya şezlong yok. Tuvalet veya kafeterya gibi bir şey de yok. Sadece piknik tüpüyle gözleme yapıp satan bir amcayla teyze vardı. Artık Ekim ayı olduğundan ve biz sadece 1-2 saatimizi orada geçirdiğimizden bunlar bizim için hiç problem olmadı. Burada yüzdük, güneşlendik ve bolca fotoğraf çektik.
Bu sefer akşam yemeği için sulu yemekler yapan bir lokantayı tercih ettik. Sonra da tekrar çarşıyı gezmeye gittik. Bu sefer kendimize bir tekne turu arıyorduk. Kaş’ ın içerisinde yakın çevreye karadan, havadan (yamaç paraşütü vs.) ve sudan turlar düzenleyen birçok şirket var. Biz Kekova’ ya tekne turu yapmayı planlıyorduk. Ben bir de deneme dalışı yapmak istiyordum. Kaş, scuba açısından oldukça tercih edilen bir yer ve birçok dalış okulu bulunuyor. Ayrıca turistler ya da profesyonel olmayanlar için deneme dalışı yapmak da mümkün. Bu yaklaşık yarım saat süren ve yüzme dahi bilmenizi gerektirmeyen bir dalışmış. Ancak konuştuğumuz rehberlerden biri, bana tavsiye etmeyeceğini, deneme dalışlarında sualtında pek bir şey görme fırsatı olmadığını, sadece sualtında durup duramayacağını anlamak için olduğunu, devamını getirmedikten sonra bir anlam ifade edemeyeceğini söyledi. Diğer konulardaki görüş ve tavsiyeleriyle bize güven verdiği için ben deneme dalışından vazgeçtim. Bu arada programları incelerken tekne turundan da vazgeçmiştik. Çünkü aynı geziyi deniz kayaklarıyla da yapabiliyorduk ve bizim için çok daha cazip bir aktiviteydi. Böylelikle Begonvil Turizm ile anlaştık. http://www.bougainville-turkey.com/ana/abus.asp
Dalyan’ a akşam saatlerinde vardık ve ilk işimiz kendimize pansiyon ayarlamak oldu. Kral mezarlarının tam karşısına gelen kanal kıyısında bir sokakta sıralanıyor bütün pansiyonlar. Biz daha önce internetten gözümüze kestirdiğimiz birkaç pansiyona gittik öncelikle. Zaten hepsi de yan yanaydı. Bazılarında yer yoktu. Sonuç olarak Midas Pansiyon’ da kalmaya karar verdik (2 kişi, oda kahvaltı 80 TL). Odamıza yerleştikten sonra biraz dolaşıp, çok da aç olmadığımızdan bir rock bara oturup, hem ateş başında müzik dinledik hem biralarımız içtik hem de biraz atıştırdık. http://www.midasdalyan.com/e/index.htm
Bu noktada hava durumundan biraz bahsetmek istiyorum. İzmir’ den çıktığımızda parçalı bulutlu ama ılık bir hava vardı. Uşak’ da mola verdiğimizde yağmur yağıyordu, serindi ve tişörtlerimizin üzerine mont giymek zorunda kaldık. Yemek yemek üzere alışveriş merkezine girdiğimizde klimaların sıcakta çalışıyor olmasına hayret ettik. Çünkü birkaç saat önce yaz yaşıyorduk biz. Afyon’ a varıp da arabamızdaki ufak bir problem nedeniyle tamirciye uğramak zorunda kalınca karşılaştığımız ayaz bizi iyice şaşırttı. Artık donuyorduk. Sonra ağır bir yağmur altında köye vardık. Ertesi gün hava güneşlendi ama kazak üzerine mont giyerek geçirdik buradaki günlerimizi. Sobalar hafif de olsa yanıyordu. Köyden yola çıkıp Side’ ye vardığımızda üzerimizde uzun kollu penyelerimiz, pantolon ve spor ayakkabı vardı. Sıcaktan bunalmak bir yana çevremizde mayo üzerine askılı tişört, kısacık şort ve şıpıdık terliklerle dolaşan insanların yanında biraz da garip görünüyorduk. Antalya’ ya varınca ilk işimiz kıyafetlerimizi değiştirmek oldu. Antalya’ daki tüm tatilimiz şort-sandalet tadında geçti. Sadece akşamları üzerimize hırka aldık. Klima çalıştırmak ihtiyacını hissettiğimizde soğuk düğmesine basıyorduk. Hatta Ekim ayı olmasına rağmen açık alan gezilerimizde sıcak bizi zorladı. Şapka ve gözlük vazgeçilmezdi. Dalyan’ a ilk geldiğimiz akşam da tatlı bir serinlik vardı. Çarşı boyunca uzanan açık mekana sahip bar ve kafeler birer ateş yakmıştı ama ısınmadan çok ambiyans olsun diye. Ancak sabah kalkıp kahvaltı için pansiyonumuzun bahçesine çıktığımızda deli bir rüzgar vardı. Odaya geri dönüp üstümü değiştirtecek kadar da ürperticiydi. Bu bizim çok moralimizi bozdu çünkü bugün için planımız tekne turuydu. Ama az sonra öğrendik ki burası sabahları hep böyle olurmuş, yılın en sıcak gününde bile. Bu biraz da moralimiz düzelsin diye abartılarak söylenmişti herhalde ama gerçekten ilerleyen saatlerde hava yumuşadı, yine de kıyı tatilimizin en serin günüydü ve biz artık teknedeydik. Ama şikayet edemeyeceğim gayet hoş bir gün geçirdik.
Ertesi gün bu sefer karayoluyla dolanıp, İztuzu Sahili’ ne bir de yukarıdan baktık. Sonra da evimize doğru yola koyulduk.



Şehre varınca şoförümüz yemek yememizi tavsiye ettiği yeri gösterdi. Daha sonra surları gezmemizi tavsiye etti. Biz de öyle yapacaktık zaten. Giriş ücreti olarak kişi başı 10 dh. verdik. Kale harika bir yerdi, sanırım yüzlerce fotoğraf çektik. Sadece fotoğraf çekerek 1 saatimizi geçirdik orada. Sonra da daha önce bahsettiğim muhteşem yemeğimizi yiyip, suklara daldık. Suklar, Marakeştekiler' den çok farklı değil. Ancak buradaki binalar hep beyaz, mavi de çerçeveleri var. Bütün şehir mavi-beyaz. Sonra kafe gibi bir yerde oturup nane çayı içip biraz dinlendik ve sahilde dolaşmak üzere kalktık ama yolda hediyelik eşya ve kitap satılan yerlere takıldık. Utku ve yeğeni Devrim’ e birbirinin aynı tişörtler aldık. Bir de magnet (30 dh) aldık. Buradaki kitapçılarda aradığım rehber de vardı. Fiyatını sordum, tatilin sonuna geldik ama sonradan da işime yarar hem de arşiv olur diye düşündüm ama 285 dh olunca vazgeçtim, belki sonradan da bulabilirim diye. Duygu yemek kitabı aldı, bir gün önce Marakeş’ten de tajin tenceresi almıştı. Şimdi heyecanla bekliyoruz bize tajin pişirsin diye.


